uA1905uA Anasayfa ultrAslanŽin Yeni Adresi

UltrAslan




 TRIBUN DERGISINDEN ALINMADIR.

Aralık 2000 ayının sonlarında, telefonla gelen bir davete katılmak için Taksim’e, Ceylan Intercontinantel Oteli’nin toplantı salonuna doğru yola çıkarken böyle bir oluşumun ilk nüvesinin atılacağı bir sürecin başlayacağını elbette bilmiyorduk... Toplantı salonunda, ismen davet edilmiş 63 kişi vardı. İyi giyimli, orta yaş kuşağı Galatasaraylılar bir yandan açık büfe kahvaltıda bir şeyler atıştırarak sohbet ediyor, bir yandan da standda kurulmuş bazı grafik çalışmaları gözden geçiriyordu...

Bu toplantı nereden çıkmıştı? Kimler Galatasaray tribünlerinin önde gelen isimlerini buraya toplamayı akıl etmişti? Ve en önemlisi, bu toplantı neden yapılıyordu?

Salonun ucuna kurulmuş kürsüde 9 kişi vardı. Bunlardan ikisiyle toplantıdan önceki günlerde tanışmış ve bir yemek yemiştik. Bana bu oluşumun nedenlerini anlatmışlar ve birbirimizi yakından tanımıştık. Açıkçası, Galatasaray tribünlerinin "eskilerinden" sayılmazdım. İstanbul’a Ankara’dan geleli daha 15 yıl olmuştu! Yıllarca, kapalı bir arkadaş çevremle sessiz sedasız Kapalı’ya, maçlarıma gider gelirdim. Kendimize biz de bir grup kurmuş, adını da GSDP (Galatasaray’lılar Düşünce Platformu) koymuştuk. Epey kalabalık bir e-mail listemiz vardı (hâlâ var). Daha çok dergi-kitap-çeviri-yazı-çizi faaliyetleriyle uğraşıyorduk ama tribünlere de, özellikle kendi ellerimizle hazırladığımız "sopalı pankart"larla (Fenerbahçe maçında) bir renk getirdiğimize inanıyorduk (dergi de bu grubun öncülüğünün eseridir zaten)...

Kapalı tribün, bu stada ilk adımımı attığım 1986 yılından bu yana, benim için bir mitti. Bizim grup gibi, birçok farklı arkadaş grubu tribünlerde yer alır, herkes kendine göre takımını desteklerdi. Kimisi bağırır, kimisi pankart yaptırır, kimisi maçtan önce toplanarak geyik yapmaktan, sohbet etmekten hoşlanır... Birbirimizi sima olarak elbette tanırdık ama genellikle konuşmazdık; belki simadan tanımanın getirdiği selamlaşmalar, ama hepsi o kadar... Herkesin yeri bellidir, arkadaşları da bellidir. Orada herkes Galatasaray için vardır. Birbirimizi tanımasak da olur düşüncesi... Bizim grup gibi diğer gruplar da Kapalı’nın ortası denilen, sürekli bağıran grubun yer aldığı bölgeye uzaktı. Orada Galatasaray’ın amigoları bulunurdu. Tanımadığımız, bir efsane gibi, tedirgin ve çekingenlikle ismi telaffuz edilen isimlerin hakimiyetindeki Göbek... Birtakım isimleri duymuştum elbette... Örneğin Sebahattin’i... Ama onlardan hiçbirisiyle tanışmamıştım. Arkadaş grubumuz için Galatasaray maçlarına gelmek, her şeyden önce bir görev değil, bir keyifti. Evet, Galatasaray’ı gündelik hayatımızın içinde biz de dolu dolu yaşıyorduk elbette... Ama "oradakilerin", yani Kapalı’nın göbeğindekilerin Galatasaray’ı bizim gibi yaşadıklarini pek düşünmüyordum.

Ayrıca sürekli bağırıyorlardı. Böyle bir "nefes gücü"ne sahip olmadığımız için ve daha da önemlisi bağırmanın dışında maçı da seyretmek istediğimiz için o grupla uyuşamazdık. İkincisi, bilmesek de, sezgi yoluyla bu "kemik grup"un, deplasmanlara da giden insanlar olarak, kulüp yönetimiyle yakın ilişkide olduklarını düşünüyorduk... Bu bize "ters" geliyordu... Bazen ortada hiçbir şey yokken, en kritik maçlarda birdenbire yönetim aleyhine bağırdıklarını duyardık (Juventus maçı). Takımın hayatî bir maçında böyle bir tavır, "dava"larını da bilmediğimiz için bizi iyice rahatsız ederdi. Ve diğer bir dolu etken... Farklı giyinişleri (sarı kırmızı hiçbir işaretleri yoktu!), bağırmayanlara karşı takındıkları sert tavırlar, futbol dışında hayatlarında hiçbir şey olmadığını düşündüren davranışlar vs...

Ama işte o gün, karşımızdaki kürsüde yan yana dizilmiş olarak Kapalı’nın Gobeği’nin emektar elemanları oturuyordu. Ve son yılarda bizim de hissederek aramızda tartışmaya başladığımız "başarı yorgunluğu"nun olumsuz etkilerini bir sorun olarak bizimle paylaşmak istediklerini anlatıyorlardı.

Açıkçası, Kapalı’nın ortası hakkında o zamana kadar bizim algıladıklarımızın sorgulanması için bu toplantının yapılmış olması bile yeterliydi!

İlk önce bir video gösterisi yapıldı. Işıklar söndü ve salonda 63 kişi Galatasaray’ımızın 15 yıllık tarihini izlemeye başladık... Tribünleri seyrettik. Salkım saçak Kapalı’yı, kulakları titreten tezahüratları ve bütün gösteri boyunca salona yansıyan "heyecanı"...

Evet, bu "heyecanı" biz yaşamıştık. Videoda gösterilen tribünlerde yer alan insanlar bizlerdik! O tezahüratı biz yapmıştık! O pankartları biz asmıştık! O delice heyecanı ve coşkuyu biz duymuştuk! Ama yıllar geçmiş, biz yaşlanmıştık. Peki, ama o coşkuya ne olmuştu? Oysa ki 10 yıl once, Galatasaray, bugünleri hayal bile edemeyeceğimiz kadar sportif olarak gerideydi. Biz başarıyla daha da coşkulanacağımıza, kendimizi adeta salmıştık. Maç seçmeye başlamış, bağırmasak da galibiyetten emin olmuş, artık birer "seyirci" gibi maçları seyretmeye başlamıştık.

Elbette, varolan bir şey bu kadar çabuk yok olup gitmez. Bazen Kapalı, çok kritik maçlarda birdenbire eski ruhuna bürünür... Baygın baygın maç seyrederken, bir düdük ya da bir sertlik karşısında tribünler, sanki yüz yıllık uykusundan aniden uyanmışçasına aniden patlar, Avrupa’lıların "cehennem" dediği atmosferi yeniden bize yaşatır... Ama artık o "hell" belli anlara sıkışmıştır. 3-2’lik Milan maçının son 20 dakikası gibi... (Bazen "Galatasaray, UEFA Kupası’na giden süreçte hiçbir zorluk yaşamadan Ali Sami Yen’de maçlarını oynadığı için mi böyle olduk?" diye düşünüyorum. Deplasman maçları genellikle turun ilk ayağı oluyordu ve daha orada turu garantiye alarak İstanbul’a dönüyorduk! O rahatlık duygusu futbolcularla birlikte bize de geçmişti sanki. Dortmund, Bologna, Mallorca maçları örneğin...)

Toplantıda video, bomboş tribünlerde oynanan bir lig maçımızla sona erdi. Dramatik etkiyi artırmak için seyircisiz oynanan Gaziantep maçını da eklemişlerdi videoya... Manchester United’ı eleyerek şampiyonlar Ligi’ne ilk kez kaldığımız yıldaki tribünlerin görüntüsü ile son görüntüler, yaşanan tezatı çok açık seçik ortaya koyuyordu gerçekten...

Işıklar yandı ve kürsüde 9 kişi sırayla konuşmaya başladı. Takımın başarısına ters oranlı giden tribünlerden bahsettiler... Tribünlere gelen insanların artık birbirlerini tanımadıklarını, kopuk olduklarını anlattılar. Bu bir sorundu ve bu toplantı bu sorunu tartışmak ve eğer varsa çözüm yolları geliştirmek için düzenlenmişti. Toplantıya katılanların her biri Kapalı’da yer alan değişik grupların temsilcilerindan seçilmişti... 63 kişinin her biri elbette ki bir grubu temsil etmiyordu. Aynı gruptan 2-3 kişi de gelmişti... Ama sonunda Kapalı’ya düzenli gelenlerin tümü oradaydı...

Benim gözlerim ise, Kapalı’nın Göbeği’nin gerçek temsilcilerini/liderlerini arıyordu. Çünkü böyle bir toplantıya bir grup olarak onların da davet edilmesi gerektiğini düşünüyordum. Arka sıralarda oturanları görünce içim rahatladı. Onlar da oradaydı. Belki gözlemci olarak, belki isteyerek, belki "nedir, bi bakalım hele" diyerek... Ama gelmişlerdi...

Neden "rahatladım" diye ifade ettiğimi, Galatasaray Kapalısı’nın tarihini bilenler çok iyi anlayacaktır. Bundan üç yıl önce de Galatasaray Kapalısı’nda bir grup kurulmuştu. Adı Aslanlar’dı. Tek tip forma yaptırmışlar, bando, davullar ve rengârenk bayraklarla Galatasaray tribünlerinin havasını birdenbire değiştirmişlerdi. O zaman oluşan olumlu havayla, herkes birer "Aslanlar" grubu üyesi olmuştu... Ama sonra kimse ne olduğunu anlayamadan, bir gün aniden grup ortadan kalktı. Önde görünen isimleri maçlara gelmez oldu... Kulaktan kulağa yayılan dedikodulardan anlaşılıyordu ki, Aslanlar Grubu, Kapalı’nın ortasıyla gereksiz bir rekabete girmişti... Ve bu gereksiz rekabet, elbette güçlünün galibiyetiyle bitmişti.

Kişisel olarak fikrim, yeni bir grubun ortaya çıkabilmesi için Kapalı’nın ortasının da içinde olduğu bir oluşumun olmazsa olmaz başlangıç noktası olabileceğiydi. Bu yüzden "rahatlamıştım". Kendilerini tanımamama rağmen ve yukarda da anlattığım gibi birçok bana "ters" gelen olay, davranış ve tavırlarına şahit olmama rağmen...

Çünkü bir trübün müdavimi olarak haklarını teslim etmem hiç de zor değildi. Onlar olmasaydı, Kapalı’da organize bir tezahürat olması mümkün değildi (her ne kadar tezahüratın içeriğini tartışmaya açıksam da...). Yine onlar olmasaydı, Galatasaray’ın özellikle İstanbul deplasmanlarında seyirci bulması zordu... Bizim gibiler için, örneğin bir Kadıköy deplasmanına gitmek için, onların organize güçlerini bilmek ve hissetmek cesaret vericiydi.. Kavga etmekten hoşlanmayanlar için önümüzde "caydırıcı" bir güç olduğunu bilmek sonuçta rahatlatıcı bir şeydir. Yine onlar olmasaydı, özellikle son dönemlerde Galatasaray’a gönül vermiş gençlerin maçlara girebilmesi mümkün değildi. Evet, belki bizim gibi para verip bilet almıyorlardı ama aldıkları biletleri, çevrelerine toplanmış, bizim "apachi" dediğimiz genç ve enerjik Galatasaray’lılara veriyorlardı ve maçlara girmelerini sağlıyorlardı... Bugünkü kombine düzeninde ve varolan bilet fiyatlarıyla özellikle genç ve yoksul Galatasaray’lıların maçlara girmesi imkânsızdır. Kapalı’nın ortası, en azından bu konuda geçici de olsa bir çözüm getiriyordu... Eğer gençler de olmasa, Galatasaray Kapalısı, bizim gibi hali-vakti yerinde, orta yaş civarında, "fazlasıyla" deneyimli bir orta yaş kuşağından oluşacaktı ki, böyle bir durumda tribünün enerjisinin çook aşağılara çekileceği de açıktı.

Toplantıda Kapalı’nın ortasının temsilcilerini gördüğümde rahatlamamın elbette bir başka nedeni daha vardı. Çünkü kişisel olarak, Galatasaray tribünlerine bu kadar olumlu katkı yapan bir grubun, eğer aynı tarzda devam ederlerse kaçınılmaz olarak doğal ömürlerini tamamlayacağını düşünüyordum. Gelişmeye açık olmadan, tamamen kendi içerisinde kapalı devre yürüyen grupların sonu gibi... (Hatta, bu toplantıdan epey önce, şimdi ultrAslan Genel Koordinatörü olan Alpaslan Dikmen, arkadaşlarıyla birlikte Reis ve arkadaşlarına sunulmak üzere Avrupa tribünlerindeki gelişmeleri gösteren bir "slide-show" hazırlamaya bile girişmişlerdi.)

Kapalı’nın ortasının, artık gelişen tribün kültürüne bir şekilde ayak uydurması gerekiyordu. Günümüzde tribün yükünü çeken kalabalık taraftar gruplarının organizasyonu neredeyse yaşayabilmek için bir zorunluluktur. Bu taraftar grupları, artık kendilerini bir isimle anıyorlar her şeyden önce. "Fossa del Leone" gibi, "Brigade" gibi... Bu sayımızda yer alan İlker Taşlıyurt’un İtalyan taraftar gruplarının analizinden de daha ayrıntılı okuyacağınız gibi, kendi finansmanını kendi sağlayan, gelişmeye ve yaratıcılığa açık, organize hareket halindeler... Sadece Galatasaray tribünleri için değil, bütün Türkiye tribünleri için de aslında böyle bir kopuşa gereksinim var (ve ilk emareleri de görünmeye başladı).

Basında sık sık belirtilen "paralı amigolar"ın yerini artık yeri yurdu belli, organizasyonuyla açık gruplar almalı. Bu "teorik" düşüncelerim doğruysa eğer, eski, geleneksel yöntemlerle devam ederse Kapalı’nın ortasının da doğal sonu yakındı ve bu da Galatasaray tribün gücü açısından gerçekten yıllarca onarılamayacak bir yıkım etkisi yaratırdı. (Çünkü bir liderlik hiyerarşisi içinde kurulmuş bir taraftar grubunun, bu konuda kendisini takip edenlere, başlangıçta sunduğu "şeyler" neyse, bunu devam ettirmesi gerekir. Bu vaatler, artık grup üyesi için adeta grup üyesi olmanın ön koşulu haline gelir bir süre sonra... Bu kadar "zayıf" bir aidiyet hissinin günümüzde devam ettirilmesi bana imkânsız geliyor... Bir gün gelir, örneğin bilet bulamadığınız için, grubunuzun has üyeleri sandığınız insanlar birdenbire yok olur. Bu belki bugün değil, ama gelecekte muhakkak olacaktır. O zaman yapılması gereken şey: Grubun üyesi olma "nedenlerini" yeniden tanımlamak ve bunu organize etmektir.)

Aralık sonunda düzenlenen toplantının bu yolda atılmış önemli bir adım olduğu daha sonraki gelişmelerle ortaya çıktı. O gün akşamın geç saatlerine kadar konuşulan konular arasında bunlar da vardı. Özellikle, toplantıyı düzenleyenlerin Galatasaray Kapalısı’nın en eskilerinden olması, neredeyse tümünün bir dönem (ve hâlâ) Kapalı’nın ortasından çıkmış olmaları, bu yumuşak geçişi sağlayabilirdi. (Zaten toplantı düzenlenmeden önce yapılan görüşmelerde bu konuda ortak bir noktaya gelinmişti.) Toplantıda talihsiz Aslanlar Grubu oluşumu dahil her şey açık açık tartışıldı. Hatalar ortaya kondu çekinmeden. Bu kadar verimli ve hatta "acımasız" bir özeleştirinin yapılabildiği ve daha da önemlisi, sonunda "ortak" bir "devam" kararının çıkabildiği bir toplantı zannediyorum herkese kısmet olmaz... Toplantının düzenleyicisi olan arkadaşlarımız, daha sonraları " biraz tedirgindik; bir fiyaskoyla sonuçlanmasından, herkesin kendi yolunda gitme kararı vermesinden endişe ediyorduk" diyerek o günlerdeki ruh hallerini çok güzel ifade diyorlardı...


Büyük Ekran>>



 

 


=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=